Zülfü Livaneli Konstantiniyye Oteli

15:18:00

O şaşalı İstanbul'a doğru yürümeye başlayalım. Taşı toprağı altın İstanbul. İstanbul'un ruhu sizde ne hissettiriyor? İstanbul acaba göründüğü gibi mi? Yoksa onun da sırları var mı ?


İstanbul, tarihi ile herkesin dikkatini çeken bu şehirde yaşayan kişilerin yaşamları sizce nasıl ? Zenginlerin, orta halli denilecek kişilerin ve yoksulların İstanbul'da yaşamları. Evet işte bu kitapta okumaya başlayalım Bizans'ın, Osmanlı'nın başkenti Kostantinopolis şimdiki adı ile İstanbul'u.

Öncelikle şunu söylemem lazım. Bu kitabı ya seversiniz ya sevmezsiniz. Bir kişi için bu kitabın idare eder, fena değil, orta halli bir kitap olacağını düşünmüyorum. Çünkü işlenilen konular bakımından bazı kişilerin rahatsız olacağını düşünüyorum. Sansürsüz yazılan yerler, bahsedilen durumları ( ya da şöyle demem lazım anlatılan kişilerin siyasi- politik-dini olarak düşünerek okuyucuların bazı yerlerde sinirlenebileceği yazarın abarttığını düşünmesi)  onun düşünceleri ile ters düşebileceği durumlar olabilir. Ama ben karşılaştırma yaparak okudum. Ve bu tarzda bir kitap okumak hoşuma gitti.

Bir de kitabı okuyacak kişilerin +16 yaş olması gerekiyor. (Dediğim gibi sansürsüz yerler fazlaca var.)

Okuyucuların dikkatinin dağılacağı bir diğer nokta ise yazarın kitapta bir çok kişiden bahsetmesi olacaktır. Aslında bunu yapmasının nedeni İstanbul'da yaşayan bir çok kişiyi anlatmak istemesi bu yüzden bu kitabı herkesin iç içe beraber yapmış olduğu müzik diye düşünebiliriz. Ama bu müzikte bir ahenk var. Kalabalığın oluşturduğu kimsenin rahatsız olmadığı bir senfoni.

Roman, ana hatlarıyla, Konstantiniyye Oteli'nin açılış davetinde yaşananları ve bu davette bulunan kişilerin yaşamlarını okuyoruz. Ancak bu kitapta yeraltının serin kokusu ve ölümün durgunluğu da var. 

Konstantiniyye Oteli odası, düşme, banyo ve bayılma ile devam eden Zehra'nın akibiyeti. Ölüm ile yaşam arasında ses olarak düşünülebilecek bir şey işitiyor Zehra. Erkekten geliyor ve romanımızın tarihi akışı başlamış oluyor. Şimdi bu sesin sahibi asker 532 yılında ölmüş. Zehra ise 2014 yılında. Peki onların karşılaştığı yer neresi? Nasıl böyle bir şey olabilir ? 

Yer üstünde İstanbul'da yaşarken Zehra niye yer alınta? İşte romanın en özel yeri burası bence. Zamana yolculuğun yapılmasını sağlayan bu bölüm. Bizans, Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti için İstanbul. Neler yaşanmış bu İstanbul'da ?      

Her insanın hikayesi farklı. Her müziğin ahenki farklı. Bu farklılıkların iç içe harmanlanarak bir yaşam sunan yer İstanbul. Kitap için İstanbul'un iyi yüzü ile kötü yüzünün birbiri ile senfonisi diyebilirim. İstanbul'un milyonlarca yüzünü okuyoruz bu kitapta. Eğer bu tarz kitaplar okumayı seviyorsanız tavsiye ederim. Farklı bir kitap okuyacaksınız.

Ankara Üniversitesi'nde ders vermiş olan Ernst Reuter ne demişti bilmiyor musunuz? "Türkiye'de önemli insanlar değersizdir, değerliler ise önemsiz"”

”Lou Salome'nin şöyle bir sözünü okumuştu:"Kadın aşktan ölmez ama ondan yoksun kalınca solar."”

”Gerçek her zaman iyi midir? Daha doğrusu gerçeği açığa çıkarmak her zaman iyi sonuç verir mi, yoksa yasayabilmeleri icin, insanların sahte dünyalarına göz yummak daha mı doğru?”

”Bu dünyada o kadar çok aşk sözü ediliyor ki, adının anlamını düşünmediğin gibi aşkın anlamını da düşünemiyorsun artık. Kapitalizmin mal satmak için kullandığı sözcüklerin başında aşk geliyor, aşktan kusacak hale geldik.”

”Hayat herkesi değiştirir."diyor. "Hem de hiç beklemediğin biçimde."

"Ama bilmediği şey kimsenin anasından böyle doğmadığı; çekilen acıların bazı insanları çileden çıkararak her şeye düşman ederken, bazılarını da bilgeliğe kavuşturduğuydu. Ne yazık ki insanlar bu bilgelik ve iyi niyet düzeyiyle doğmuyordu ve yine ne yazık ki çok az insan ulaşabiliyordu bu aşamaya."

”Zehra herkes için zor olan bu toplumun kızlar için katbekat daha zor olduğunu düşünüyor. Çılgın gibi katlanarak artan dayak, fırsat eşitsizliği, kapalı çevrelerdeki töre cinayetleri gibi binbir neden kızları mutsuz ediyordu. Güneydoğu’da bu baskılara dayanamayan binlerce kız, dağa çıkıp ellerine Kalaşnikov alarak çarpışmaya başlamıştı. Cinsel deneyim yaşamamış genç erkekler kusurlu görülürken, kızlar için durum tam tersine dönüyor, bekaretini kaybeden kıza fahişe muamelesi yapılıyordu.”

"Eğer ipek böceği sadece bir gün yaşayacağını bilse, o değerli giysiyi bürünmek için böylesine uğraşır mıydı?"

"İnsanların kısacık ömrü, hikayeler olmazsa neye yarar? dedi. Bizi onlar koruyor, her şeye derinliğini ve anlamını hikaye veriyor. Hikayesiz kalmış insanlara çok acıyorum."

"Sevda beklemediğin anda başına gelen bir hışım, bir kasırga, bir yıldırım. her an başına gelebilir, ölümcül bir kaza gibi."

"Dünyayı iyi bir edebiyatın kurtaracağına inanıyorum; bu konuda hiç kuşkum yok."

"Sözcükler bize, asıl söylemek istediklerimizi gizlemek için verilmiştir." Talleyrand

"Sait Faik’e ne iş yaptığını soran hâkimin, “yazar” cevabını alması üzerine,kâtibeye dönüp, “Yaz kızım,işsiz,boşta gezer”"...

"Şimdi sayacağım yazarların ortak noktası nedir? Marcel Proust, James Joyce, Mark Twain, Bernard Shaw, Virginia Woolf, Edgar Allan Poe, Benjamin Franklin, Upton Sinclair, Walt Whitman, Alexandre Dumas… Uzatmadan söyleyeyim, bu büyük yazarların ortak yanı, eserleri yayınevleri tarafından basılmaya değer bulunmadıkları için reddedilmiş ve kendi kitaplarını kendileri bastırmak zorunda kalmış olmalarıdır. Geçmiş Zaman Peşinde ve Ulysses bile bu kaderden kurtulamamıştır. Jack London’ın altı yüz – evet 600 – kere reddedildiği bir yayıncılık dünyasından söz ediyoruz burada. Hiç merak eder misiniz? Eğer reddedilen yazarların cesaretleri kırılsa ve kitaplarını kendileri bastırma yoluna gitmeseler ki böyleleri de vardır mutlaka ne kadar çok başyapıttan mahrum kalacaktık düşünsenize. Kim bilir kaç Savaş ve Barış, kaç Don Kişot editör ve eleştirmen kurbanı olarak çöplükleri boylamışlardır? İnsanlığın mirası olan büyün romanlar, editör ve eleştirmen teröründen rastlantıyla kurtulan şanslı yapıtlardır ancak.""



You Might Also Like

0 yorum