1939 yılının ağustos ayı, Grace Bennett yıllardır hayalini kurduğu büyüdüğü küçük kasabadan Londra'ya taşınma fikrini eyleme koymak için arkadaşı Viv ile trene binmiştir. Tabi bu hayalini yakında başlayabilecek bir savaşın gündemde olduğu zamanda gerçekleştireceğini düşünmemişti. Üstelik de ilk hedeflerden birisi Londra olmasına rağmen. Bilinir ki hayatın kendisine has bir kuralı vardır ve Grace Bennett için çoktan eline kalemini almıştı.
Londra, savaş arifesinde Grace'in hayal ettiği gibi değildi. Işıklı caddelerin, gıpta edilen sosyal yaşamın ve kendisini çeken mağazaların ardında sığınaklar yapılırken, karartma için evlerin perdeleri çekilir. Üstelik sıklıkla da tatbikatlar yapılmaktadır. Kimi kesim ilk başta bu durumu kaale almasa da Londra, İkinci Dünya Savaşı'ndaki en büyük hedeflerden birisidir.
Grace bu ortamda hayatını idame ettirmek zorundadır. Viv ile Londra'daki lüks mağazaların birisinde çalışma hayalleri kurarken referans mektubunun önemini anladığında iş işten geçmiştir. Referans mektubu alabilmesi için de ev sahibi ve annesinin en yakın arkadaşı olan Bayan Weatherford'un önerisi ile Primrose Hill Kitapçısı'nda çalışmaya başlar. Geçici süre olmak kaydıyla. Çünkü Grace'in edebiyat hakkında pek bilgisi yoktur ve kitap okuyan birisi de değildir. Aynı zamanda referans mektubuna da ihtiyacı vardır. Kitapçının sahibi olan Bay Evans ise Pek sevecen birisi değildir.
Çalıştığı kitapçının fazla müşterisi yoktur. Üstelik rafların tozlu ve dağınık olması da eklendiğinde pek iç açıcı bir yer olduğu söylenmezdi Grace için. Fakat kitapların arasına girdiğinde ve kitap okumanın zevkini tattığında hayatı eskisi gibi olmayacaktır.
"Bugün kitap yakanlar, yarın insanları da yakarlar."
İkinci Dünya Savaşı sırasında, bombaların Londra'nın sokaklarına atıldığı ve insanların perişan olduğu o zorlu günlerde Grace'in hayatına kitaplar girmiştir. Ve kitaplarla birlikte daha öncesinde bildiği ancak ruhunda fark etmediği bir çok şey...
“Kitap okumanın en çok hangi yanını seviyorsunuz?”
Anderson parmaklarını birleştirdi ve düşünürken birbirine vurdu. “Zor bir soru bu. Tıpkı dönen bir çiçek dürbünündeki renkleri tarif etmek gibi.”
“Gerçekten de o kadar karmaşık mı?” diye güldü Grace.
“Tarif etmeyi deneyeceğim.” Başını yana eğdi ve bakışlarını uzaklara dikerek dikkatle yanıt verdi. “Kitap okumak...” Kaşlarını çattı ama doğru sözleri bulunca alnındaki çizgiler kayboldu. “Bir trene ya da bir gemiye binmeden bir yere gitmek, yeni ve muhteşem dünyalar keşfetmek gibidir. Size ait olmayan bir hayatı yaşama ve her şeyi bir başkasının bakış açısından görme fırsatıdır. Başarısızlıkların sonuçlarıyla yüzleşmeden, en iyi ne şekilde başarılı olabileceğinizi öğrenmektir. Bence hepimizin içinde bir hiçlik, doldurulmayı bekleyen bir boşluk var. Benim için bunu dolduran şey kitaplar ve anlattıkları deneyimler."Yazarın nahif ve kendisine has bir dili var. Sayfaları çevirdikçe sanki Grace'in yanında İkinci Dünya Savaşı'ndaki Londra bulunuyorsunuz. Bu zorlularla başa çıkarken onunla birlikte yepyeni kitapların dünyasına da yolculuk ediyorsunuz. Monte Christo Kontu ile başladığı serüvene birçok kitap daha eşlik ederken kitapların büyüleyici dünyasının Grace ve çevresi üzerindeki etkisine de şahit olacaksınız.
Grace'in Bay Evans ile olan ilişkisini, savaşın insanlar üzerindeki ruhsal ve fiziksel olarak etkisini, Grace'in yaşadığı zorluklara karşı mücadelesini ve sevginin birleştirici gücünü ilmek ilmek işlemiş yazar Londra'nın Son Kitapçısı'nda. Kitabı kapatırken yüzümde bir tebessüm oluştu. Grace'in ruhsal olarak güçlenip büyümesine şahitlik ederken kitapların gücünün gözler önüne serilmesi ise eşsiz bir okuma zevki sunulmasına olanak sağlamış.
Eğer bu türde eserler okumaktan hoşlanıyorsanız bu kitabı mutlaka incelemelisiniz.





