Nazım Hikmet Benerci Kendini Niçin Öldürdü?

Nazım Hikmet'ten okuduğum ikinci kitapla karşınızdayım. Bu seferki yolculuğum 1930-1940 yıllarına oldu. O dönemdeki ezen-ezilen, zengin-fakir, çatışmalarını iç içe harmanlamış Nazım Hikmet. Marksizm etkisiyle şiirlerdeki müzikli ahenki okurken hemen tanıyorsunuz. Makinelerin sesini... 
Bu eserin ilk bölümü "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?" adlı bölümdür. 
Benerci Hindistan'da yaşamaktadır. Fakat o ülkesinin o anki durumundan memnun değildir ve bunu düzeltmek için elinden geleni yapmak için uğraşır. O Hindistan'daki İngiliz Emperyalizm'den halkı uyarmaya çalışarak ülkedeki sosyalizm akımını n daha da tanınmasını ister. Ülkesinin özgür bir ülke olması için çalışır. Bunun için toplantılar yapılırken, İngiliz casusları onları tutuklar ve Benerci serbest kalır. Benerci serbest kalınca arkadaşları onunla görüşmek istemez çünkü o mimlenmiştir. İngilizler artık onu takip etmeye başlamıştır. Bu sırada sevdiği kızın ingiliz casusu olduğunu öğrenir ve aranacak kişilerden isminin karalandığını görür. Bu duruma dayanamayan Benerci sevgilisini terk eder. Her şey üst üste gelmiştir ve o kendini öldürmek ister. Fakat bu durumdan da vazgeçer. En iyi arkadaşı halkı ayaklandırmak için konuşma yaparken onu fark eder ve ona taş atar. En iyi arkadaşı verem olur ve bu sırada Benerci onu bir yerde saklar. Bu sırada arkadaşı bir kitap yazar ve bu kitabı bitiremeden miting de rahatsızlığı ilerlediği için ölür. Bu kitabı Benerci hapishanede tamamlar ve artık yaşlandı Benerci! Hapishaneden çıktığında kendini öldürmeye karar verir. 
"II
Dikine mustatil bir apartımanın
                                    en üst katında
                                               dört köşe bir oda.
Perdesiz pencereler.
Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.
Genç adam
           alnını dayamış cama.
Ben, romanın muharriri
                 diyorum ki genç adama:
— Delikanlım!.
               İyi bak yıldızlara,
                          onları belki bir daha göremezsin.
     Belki bir daha
             yıldızların ışığında
                      kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..
     Delikanlım!.
               Senin kafanın içi
                               yıldızlı karanlıklar
                                                   kadar
                  güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
     Yıldızlar ve senin kafan
                       kâinatın en mükemmel şeyidir.
     Delikanlım!.
                Sen ki, ya bir köşe başında
                                     kan sızarak kaşından
                                                            gebereceksin,
                ya da bir darağacında can vereceksin.
                İyi bak yıldızlara
                             onları göremezsin belki bir daha...
     Delikanlım!.
               Belki beni anladın,
                                 belki anlamadın.
     Kesiyorum sözümü.
     İşte kapı açıldı
                   geldi beklenen kadın..
     «— BEKLETTİM Mİ?»
     «— ÇOK...
            Ama zarar yok..»
Kadın
yakaladı genç adamı
                                  elinden.
Genç adam
        yakaladı kadını belinden.
Bir yumrukta kırdı camı.
Oturdular pencerenin içine.
Sarktı ayakları gecenin içine...
Işıklı bir deniz dibi gibi
            başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
Sallanıyor ayakları
sallanıyor ayakları...
........... DUDAKLARI ......
Sevmek mükemmel iş delikanlım.
Sev bakalım...
Mademki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
                       seeeeev
                       sevebildiğin kadar... "

"I.
Gözüme altın bir damla gibi akan
                                            yıldızın ışığı,
ilkönce
          boşlukta
                    deldiği zaman karanlığı,
toprakta göğe bakan
                    bir tek göz bile yoktu...
Yıldızlar ihtiyardılar
                   toprak çocuktu.
Yıldızlar bizden uzaktır
                          ama ne kadar uzak
                                             ne kadar uzak...
Yıldızların arasında toprağımız ufaktır
                        ama ne kadar ufak
                                            ne kadar ufak...
Ve Asya ki
                toprakta beşte birdir.
Ve Asya'da
                bir memlekettir Hindistan,
Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,
Benerci Kalküta'da bir insan...
Ve ben
           haber veriyorum ki, size:
Hindistan'ın
            Kalküta şehrinde bir insanın
                       yolu üstünde durdular.
Yürüyen bir insanı
                              zincire vurdular...
Ve ben
           tenezzül edip
başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.
Yıldızlar uzakmış
                    toprak ufakmış
                               umurumda değil,
                                                aldırmıyorum...
Bilmiş olun ki, benim için
                      daha hayret verici
                                          daha kudretli
                                daha esrarlı ve kocamandır:
                                yolu üstünde durulan
                                        zincire vurulan
                                          İ N S A N . . . 

"Yanılmayan yalnız tembeldir, budalalardır. İş yapan yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir."

"ŞARKILARIMIZ

Şarkılarımız
varoşlarda sokaklara çıkmalıdır.
Şarkılarımız
evlerimizin önünde durmalı
camlara vurmalı
kapıların ellerini sıkmalıdır,
sıkmalıdır
acıtana kadar,
kapılar
bağlı kollarını açana kadar...

Biz anlamayız
tek ağzın türküsünü.
Her matem gecesi
her bayram günü,
şarkılarımız
bir gaz sandığını yere yıkarak
sandığın üstüne çıkarak
kocaman elleriyle tempo tutmalıdır.
Şarkılarımız
çam ormanlarında rüzgar gibi bize kendini
hep bir ağızdan okutmalıdır!!.

Şarkılarımız
ön safta en önde saldırmalıdır düşmana.
Bizden önce boyanmalıdır
şarkılarımızın yüzü kana..

Şarkılarımız
varoşlarda sokaklara çıkmalıdır!
Şarkılarımız
bir tek yüreğin
perdeleri inik
kapısı kilitli evinde oturamaz!.
Şarkılarımız
rüzgara çıkmalıdır..."

"MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN 
VE HANIMELLERİ 

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
                       bahçesinde ebruliii
                                 hanımeli
                                              açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
                          hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
                         çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
                   hanımeli
                             açan evin.
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
            yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
           bahçesinde ebruliiii
                     hanımeli
                               açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
                         hanımeli
                                   açan ev.. "

"Orada Tanıdıklarım
Bir kafes.
Bir kanarya kuşu.
Sarı kanatların
tellere vuruşu.
Kitaplar, kitaplar,
Puşkinden Mayakofskiye kadar
şiir kitapları..
Kitaplar, kitaplar,
Felsefe – Diyalektik Materyalizm.
İktisat – Dört cilt Kapital.
Bir keman –
yeni doğmuş bir çocuk gibi yatıyor kutusunda.
Pencere açık.
Dışarda şehir –
ayışıklı uykusunda…
Gözler.
Kocaman, berrak, iri,
iki mavi damla gibi gözleri..
Kumral
kıvırcık
bir sakal.
Yüzü beyaz…
Pencere açık.
Gece.
Yaz….
Odada ikimiz.
Konuşuyor o:
-“İsterdim ki ben,
Şarkılarımı söylesinler benim
el ele tutuşup dönerken
çocuk bahçelerinde çocuklarımız..
Duyduğum seslerin en güzelidir –
bir yaz gecesi –
dizimde yatan bir çocuğun
bana yıldızları soruşu..”
Bir kafes.
Bir kanarya kuşu.
Bir keman –
yeni doğmuş bir çocuk gibi yatıyor kutusunda.
Pencere açık.
Dışarda şehir –
ayışıklı uykusunda.
Odada ikimiz.
Konuşuyor o:
-“İsterdim ki ben,
bir kitap bekçisi olayım
camları güneşli bir kitap evinde.
Duyduğum zevklerin en doyulmazıdır –
yıldızlı cenup denizlerinin alevinde
sabahlar gibi
sevilen bir kitap başında sabahlamak….”
Kitaplar, kitaplar,
Puşkinden Mayakofskiye kadar
şiir kitapları.
Felsefe – Diyalektik Materyalizm.
İktisat – Dört cilt Kapital.
Gözler.
Kocaman, berrak, iri,
iki mavi damla gibi gözleri.
Duvarda bir tabanca –
N A G A N T ..
Pencere açık.
Dışarda yaz.
Gözler.
Yüzü beyaz.
İkimiz.
Konuşuyor o:
-“Öldürüyorum.
Öldürüyorum.
Öldürüyorum.
Boşalan bir çuval gibi devrildiklerini görüyorum.
İş ağır.
Fakat….”
Duvarda bir tabanca –
N A G A N T ..
İkimiz.
Konuşuyor o:
-“Kalbini, kellesini, bağrını
– TEK KELİME –
inkilaba verenler
taşırlar bizde yükün en ağırını.
Öldürüyorum.
Devrildiklerini görüyorum…
Halbuki ben
çocuklarımız el ele tutuşup dönerken
şarkılarımı….
Ben..
Bir kitap evinde…
Yıldızlı cenup denizlerinin alevinde
sabahlar gibi
sevilen bir kitap başında sabahlayım…”
Yüzü beyaz.
Pencere açık.
Gece.
Yaz.."

"GİDEN
Camların üstünde gece ve kar.
Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar -
uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.
İstasyonun
üçüncü mevki bekleme salonunda
siyah başörtülü,
çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor.
Ben dolaşıyorum...
Gece ve kar - pencerelerde.
Bir şarkı söylüyorlar içerde.
Bu, giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı.
En sevdiği şarkı...
En sevdiği...
En......
Kardeşler, bakmayın gözlerime
ağlamak geliyor içimden...
Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar -
uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.
İstasyonun
üçüncü mevki bekleme salonunda
siyah başörtülü,
çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor..
Gece ve kar pencerelerde.
Bir şarkı söylüyorlar içerde!.."

"Ses
Çeneni avuçlarının içine alıp, 
duvara dalıp 
kalma!. 
Çeneni avuçlarının içine alma!. 
Kalk! 
Pencereye gel! 
Bak! 
Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel, 
çarpıyor pencerene dalgaları.. 
Gel! 
Dinle havaları: 
havalar seslerin yoludur, 
havalar seslerle doludur: 
toprağın, suyun, yıldızların 
ve bizim seslerimizle... 
Pencereye gel! 
Havaları dinle bir: 
Sesimiz yanındadır, 
sesimiz seninledir..."

Taranta-Babu'ya Mektuplar'da, daha iyi bir iş imkanları için İtalya'ya gelen Taranta-Babu'nun eşi, İtalya'daki faşizm etkisinden dolayı tutuklanmıştır. Bu mektuplar, Nazım Hikmet'in arkadaşının Roma'da bir pansiyondaki bir odada kalmasıyla, odadaki gönderilmeyen mektupları bulmasıyla ortaya çıkar.

"TARANTA - BABU'YA
BEŞİNCİ MEKTUP
 
Görmek
        işitmek
                duymak
                     düşünmek
                               ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
         başı boş
koş-
      -mak...
Hehehey TARANTA - BABU
                                   hehehey
yaşamak ne güzel şey
                          anasını sattığımın
                                           yaşamak ne güzel şey..
Düşün beni
kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
                                    geniş kalçalarındayken...
Düşün sıcak...
Düşün kara bir taşa damlıyan
                                         çırılçıplak
                                                bir su sesini...
İstediğin yemişin
                 rengini, etini, adını düşün...
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
                yemyeşil otun
                          ve koskocaman
                             masmavi bir çiçek gibi açan
                                                         ay ışığının...
Düşün TARANTA - BABU!
İnsanoğlunun yüreği
                                kafası
                                        kolu
yedi kat yerin altından
                             çekip çıkarıp
öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
yılda bir veren nar
                        bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
        öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
        yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
yıldızlı suların
        türküsünü dinleyebiliriz...
Yaşamak ne güzel şey
                        TARANTA - BABU
                                        yaşamak ne güzel şey...
Anlıyarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
                           YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
            ve hep beraber
                          ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
                sevinçli bir destan
                                        okur gibi
                                                YAŞAMAK..
 
. . . . . . . . . . .
. . . . . . . . . . . . . . .
YAŞAMAK..
Ne acayip iştir ki
        bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
bugün bu
«bu inanılmıyacak kadar güzel»
bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey:
böyle zor
bu kadar
            dar
böyle kanlı
            bu denlü kepaze... "

Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, vatanı için ölen bir kişiden bahseder. 

"6.
Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
                                    ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
                                        yapyalnızdı yıldızlarla.
Yıldızlar sayısızdı.
Yelkenler sönüktü.
Su karanlıktı
                  ve göz alabildiğine dümdüzdü.
Sarı Anastasla Adalı Bekir
                                           hamladaydılar.
Koç Salihle ben
               pruvada.
Ve Bedreddin
                  parmakları sakalına gömülü
                  dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
Ben:
   — Ya! Bedreddin! dedim,
          uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
                   yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
        Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
        Ve denizin içinden
                           gürültüler duymuyoruz.
        Sade bir dilsiz, karanlık su,
        sade onun uykusu.
Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
                                                         güldü,
                                                      dedi:
   — Sen bakma havanın durgunluğuna
        derya dediğin uyur uyur uyanır.
Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
                                               ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
                                             gidiyordu Deliormana
                                                             Ağaçdenizine... "

       " — Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun. 
        Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demisti ki: 
        — Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! "
...
"        — Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin'i, Börklüce Mustafa'yı, Torlak Kemâl'i, onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.» "


Hiç yorum yok:

Tema resimleri nicolas_ tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.