Selçuk Baran Öğle Saatleri

Nursel Duruel'in hazırladığı seçmeli kitap olan Öğle Saatleri, Selçuk Baran'ın görüşlerini bize aktarıyor.
"Her çağın kendine özgü ruhunun, iyi ve kötü yanlarıyla, insanlar üzerinde belirleyici bir etkisi olduğunu düşünen, buna karşın kişinin "kendisi" olmasının, "birey" önemini vurgulayan bir yazardır Selçuk Baran."
11 öyküden oluşan bu kitabın ilk öyküsü Kent Kırgınıdır. Hikayenin konusu kent kırgını olan öykümüzün kahramanı, bir tane tabak kırınca eski günlerini hatırlamaya başlar. Tabağı kırınca tabaktaki motif olan çicek yaban gülünü görünce aklına gelmiştir.
"Geçmişte, bir sokak köşesinde, güneşli bir sıra üzerinde ya da yatağa şöylece uzanıvermiş cıgarasını içerken koyup gittiginiz solgun delikanlı, yıllar sonra bütün takım taklavatıyla çıkar gelir. Şaşarsınız. Belki sevinirsiniz de."
Geçmişte oturduğu evin karşısındaki boş arsaya her öğleden sonra gelen Nedime(kendi koymuş adını) ve bebeği, o arsada Nedime çiçekli porselen parçacıkları, renkli cam kırıklarıydı. Öykü kahramanımız Nedime bulsun diye cam kırıkları toplayıp arsanın içinde saklar o bulunca yüzünde oluşan ifadeyi izlerdi. Bir gün Kent Kırgını, bütün camları arsaya koyar ve o bulunca yüzündeki ifadeyi merak etmeye başlamışıt. Fakat Nedime ilk bulduğunda sevinçten şoka girmiş sonra ise Kent Kırgını'nın izlediği yöne bakar ve oradan uzaklaşır. Kahramanımız bu yaptığı hareketten pişman olur. Nedime'yi babası götürdüğü için onu bir daha görmez ve evinden de inşaatlar başlayınca taşınır ve oraya bir daha uğramaz.
"Bir kent kırgını için yapılacak en akıllıca şey başkentin göbeğinde oturacak yerde, kırlara, köylere, uzaklara gidip oralara yerleşmektir. Ama o zaman da bir kent kırgını olmaktan çıkardım. Oysa ben kent kırgınıydım ve öylece de kalmak zorundaydım. Başka bir şey olmak elimde değildi. Çünkü bu sözünü ettiğim günlerde yalnızca naylon torbalar, temel çukurları kazan greyderler ve sekiz on katlı blok apartmanlar değildi bilmediklerimiz. Yeryüzünde işlerin iyi gitmediğini sezip de insanların ve yaşamın böyle olmaması gerektiğini düşünmeye başlar, filozofluğu da edilgin bir durum saydığınızdan küçümseyecek olursanız, size başvuracağınız tek bir yol kalırdı: Kent kırgını olmak."
Kitabın ikinci öyküsü Hazirandır.
Nuri ve Sevim karı kocadırlar. Nuri'nin şikayetlerine dayanamayan Sevim, onunla tartışır. Fakat Nuri'nin derdi kışın ısınmaktır. Aslında hayattan memmun olmayan Sevimdir. Evinden sıkılır, taşınmak ister geniş evden bir anda kendilerine dar evde ama manzarası olan bir eve taşınırlar. Fakat paraları kalmayınca Nuri eşyalarını satmaya başlar çünkü Sevim'in eşyaları önemlidir. 
Fakat fark etmedikleri şey hayatın güzelliğidir. Nuri bunu fark edince Sevim'e göstermek ister fakat karısı bir şeylerle uğraşmaktadır.
"Pek ölgün, pek kayıtsız bir pembelikti bu ama bulutların yeryüzüne saldığı karamsarlığa başkaldırarak her yanı büyülü bir renge boğuyordu."
"Şuna bak, diye konuştu kendi kendine, yaprakların boşluğunda hiç titremeden duran bir ışık... Ya da renk... Karıştırıyorum sanırsam. Ama zararı yok. Çünkü yeniden başlamak mümkün... Kim engel olabilir? Sevim mi? O ütü yapıyor. Bir de türkü tutturmuştur. Ben de doğru ya da yanlış aklıma eseni yapıyorum. İçkili olduğumu söylerler belki. Ama paltomu satmadım mı? Kimse kınayamaz beni. Kınasalar da haberim olmaz. Ôldüm çünkü. Evet böyle de ölünebilir. Kayıtsızlık içinde..."
Kitabın 3. öyküsü ise Bahçededir. 
Ekrem çok ağır hastadır. Ve günlük yaşamından çok uzaklaşmıştır. Evden nefret ediyor sadece bahçede kendini rahat hissediyordur. Bir gün yan komşuları olan Zuhal onun yanına gelir ve onunla konuşmaya başlar. Ona kitaptan kesitler okur. Ekrem artık onun ders saatlerini öğrenmiş onu beklemeye başlamıştır. Kış yaklaşınca onların evine gelmeye başlamıştır Zuhal. Yağmurun yağdığı bir gün Ekrem kötüleşti ve Zuhal onlara gitti. Onunla konuştu fakat Ekrem artık sevincinin karşı konulmasını istemedi ve Zuhal gittikten sonra o akşam hayatını kaybetti. Yağmurlar tüm akşam boyunca sürdü. Zuhal yatağında uyanıp durdu. Fakat Zuhal komşusunun öldüğünü bilmedi. 
"Hayatı bana nasıl öğrettilerse öyle tanıyorum. Yani yanlış, saçma ve yüzeyden."
"Adam bahçeyi seviyordu. Her şeyiyle onundu bahçe. İçindr yaşadığı sessizliği, durdugunluğu, yenilikleri, adsız korkularını, canlanmaya yeltenemeyen umutlarını tamamlıyor, bütünlüyordu."
Kitabın dördüncü öyküsü Sarmaşıklardır.
Bu öyküdeki karaktere göre sarmaşıklar ekildiğinde büyür ve göklere çıkar. Sarmaşıklar beton binalardan kurtarır kenti. Belkide kendisinin gül yetiştirmesi dogayı sevmesindendir. Ya da o çocuğun gülünü kabul etmeyecekti.  Çünkü sarmaşıklar bir kere ekildi mi koparılamaz.
"Güven duymaktan tiksinmeğe başlamışsanız eğer korku'yu salık veririm. Korkunun bedeli korkudur. Ve korkudan öte kôy yoktur."
Kitabın 5. öyküsü ise Tortudur.
Kentin dışında karısı ile küçük bir restorant işleten garsonun bir ara kentte yaşadığı ama kentin zorluklarına katlanamadığını zengin müşterisine anlatır. Fakat bu yaşamdan da üzüntüleri vardır. Tortuları... Karısının eskiden başkasını sevdiğini ve o sevdiğini unutamadığını onun tortusu kendisinin tortusu.. Savaşmayı sevmez ona göre değildir. Bu hayat hüzünlüdür ama onun hayatıdır. 
"Toplum güvenliği dedikleri şey, aslında kişisel güvensizliğin yarattığı korkudur. Yargı, bir tür kişisel savunmadır. Çünkü toplumda kıstırılmadan yaşamak olanaksızdır."
Kitabın 6. öyküsü Öğle Saatleridir.
Nuriye, çalıştığı yerde öğlen yemeklerini Salim Beyle yemektedir. Fakat Salim Bey'in yanına giderken onu kimsenin görmesini istemez. Dışarıda yemek yiyecek parası yoktur. Zaten maaşı annesiyle kendisine ancak yetmektedir. Salim Bey yaşlıdır ve Nuriye'yi güzel bulmaktadır. Galiba Nuriye'yi annesi ve onun dışında kimse güzel bulmamaktadır. Birbirleriyle yemeklerini paylaşarak öğlen yemeklerini yerler. Bir gün Nuriye, Salim Bey'e parka öğlen yemeklerini yemek için teklifte bulunur ve sosisleri kendisi alacağını söyler. 
Yemek yedikten sonra Nuriye Salim Beye ev sahibinin kirasını arttırdığını ve evlenmek zorunda kaldığını söyleyerek içini döktü. Salim Bey ise üzüntüsünü belli etmeden sokak kedisiyle uğraşmaya başladı.
"Ben korkak bir kızımdır. Herkesten, her şeyden korkarım. Hayat korkutur beni. Ama kazandığım parayla buzdolabı alınca, anneme armağanlar alınca birden kendime güvenmeye başlamıştım. Güzel bir şeydi kendime güvenmek. Sonra anneme armağanlar alabilmek..."
Kitabın 7. öyküsü ise Rose Bonbondur. 
Öykünün karakteri olan avukat, her şeyden bunalmış ve çalıştığı yerdeki odasından çıkar ve bir anda kendini gelmeyeceği bir meyhanede bulur. Bu meyhanede oturan kadının dudaklarındaki kırmızı ruja kafası takılır. Onu anılarına götüren bu ruj, İstanbul'da üniversitede okurken ilçedeki arkadaşı olan Osman, İstanbul'a gezmeye gelmiştir. Fakat Osman, ağanın oğludur ve yanında iki fedaisiyle gelir. İstanbul'u gezerken Osman durgundur. Bir eksiklik olduğunu düşünür. Oyun izlemeye giderler. Herkes gülerken Osman oyunu izlemesine rağmen durgundur. 3 ay sonra tekrardan İstanbul'a gelmeye karar veren Osman yanında bir kızla gelir. Kızın adının Lili olduğunu söyler. Bu kızın, taşradaki kızlardan tek farkı kan kırmızısı rujudur. Ruj onun yüzünün duruşunu bile değiştirmiştir. Bu rujdan dolayı Osman'ın sonraki kelimesi Rose Bonbondur. Fakat bu ruj Rose Bonbon renginde değildir. Bunu oyundan duyduğunu anlamıştır kahramanımız. Osman, Lili'ye kıyafetler aldı.Akşam yemek yediler. Sonra Osman kıza bir miktar para vererek orayı terk etti. Çünkü Lili'nin onun başına dert açacağını düşünüyordu. Kahramanımız ise Lili'ye tutulmuştur fakat onunla birlikte olabilecek maddi durumu yoktur. Öğrencidir, ailesi onu okutuyordur. Lili'nin o Rose Bonbon olmayan kırmızı dudaklarından etkilenmiştir. Ona parayı vererek oradan çekip gitmiştir ve o meyhanedeki kız ona Lili'yi hatırlatmıştır. Lili dedi ama onu o dışında herkes duydu.
"Öğrendiklerin yaşamını değiştiriyor mu ? Buna önemli derim ben."
Kitabın 8. öyküsü Krizantemlerdir. 
Avrupa'yı gezen bir genç kız uçakta bilet bulamayınca bir otele yerleşir. Hiç bilmediği bir dil ve az parasıyla kaldığı otel ona hiç yakışmıyordu. Acıkır ve dışarı çıkmaya karar verir. Her kadının yanında bir erkek vardır. Bu Avrupa gezisinde hiç bir olay yaşamamış iyi eğitimli bir kızdır. Bir çiçekçinin önünde durur. Açık olsa kendine krizantemler alacaktı. Belki de gezisinde bir anı olacaktı. Birden kapı açıldı ve şapkalı bir erkek ona krizantemlerden verdi. O sevinçle çicekleri aldı ve sokaklarda dolaşmaya başladı. Yemek yemek için bir büfeye gitti ve siparişini söylerken birden o erkeği gördü ona güzel bir yemek ısmarladı ve artık onun da yanında bir erkek vardı. Oteldeki odaya birlikte gittiler ve onun kendi odasını görmesinden dolayı utandı. Erkek kapıyı kitledi ve genç kız nereden çıkacaksın dediğinde oradan cevabını aldı. Erkek, çiçekleri vazoya koydu ve kızın yanına uzandı. 
""Hayır, ben ölmek istemiyorum"diye bağırdı.
Ne tuhaf, olanca gücüyle bağırmıştı ama sesi hiç çıkmamıştı."
Kitabın 9. öyküsü Ağdır.
Güler Ankara'daki ailesinden,yaşamından,korkularından kaçmış bir ingiliz öğretmenidir. Kendini hiç bilmediği bir kasabada Nezahat hanım ve Hulusi beyin evlerinde kiracı olur. Fakat korkuları da onunla gelmiştir. Evdekilerle kaçan kovalanan ilişkisi yaşamaktadır. Bir gün bir anda onları iterek dışarı çıktı. Ve trende tanıştığı Motorcu Refik'le karşılaştı. Ona da demişti zaten karşılaşırız diye Güler'e göre burası Semarkantti.
"Semerkant, denize dönen sokağın köşesiydi; Güler'in yıllardır kaçtığı şey orada, lacivertlere bürünmüş beklemekteydi... Eski, morarmış, her yanından tozlar sarkan, gene de işlevini kusursuz görecek bir örümcek gibi..."
Kitabın 10. öyküsü Firavun Mezarıdır.
Öykünün kahramanı yeni tanıştığı genç kızla sanki daha önceden tanışmış gibi hisseder. Genç kız onu, okuduğu üniversiteye davet eder. Ama o kendisinin de mezun olduğu üniversiteye gitmek istemese de onu kıramaz ve gider. Üniversiteyi gezdiğinde onun eski üniversitesine benzerlik olmadığında görür ve rahatlar. Genç kızın onu koridorda beklerken görür ve yanına gider. Genç kız onu okulu gezdirir ve terasta birlikte sandvinç yerler. Genç kız ona arkadaşlarıyla rektörlüğün orada bir mezarlık olduğunu düşündüklerini ve onu araştırıp bulamadıklarından bahseder. Ona bu düşüncelerin garip olduğunu söylemekten vazgeçer ve onu dinlemeye karar verir. Haftaya okulda buluşmak için randevulaşırlar. Haftaya, kahramanımız okula gittiğinde kimse yoktur. Okulda tadilat vardır ve herkes tatildedir. Onu aramaya her yere bakar hatta mezarlığı bile aramaya karar verir. Sonra yorulur ve yanında getirdiği sandvinçlerin birisini yer ve diğer kalanını arkadaşına bırakır. O da mezarlığı ararken açıkabilir. Anlar ki onunla bir daha buluşamayacaktır.
"Oysa insan düşgücünü kullanmaktan korkmamalı. Düşgücünü kullanmaktan korkanlar günün birinde gerçeklik duygusunu da yitirirler; başkalarının da gerçek diye sundukları yalanları kabullenirler. Bu yüzdrn kıyıcı olurlar."
Kitabın 11. öyküsü Porselen Bebektir.
Hikaye bir çocuğun ablasına eski evimizi bir daha anlat demesiyle başlar. Fakat o eski evleri dediği bir tablodur. O kadar beğenmiş ki o tabloyu fakat tablo kırılmış ve annesi onu çöpe atmış. Kırılmıştır ve eskisi gibi olmayacağını söylemiştir annesi. O da tablo atılınca çok üzülmüştür. Bir gün eve babasının arkadaşı ona tablo hediye etmiştir. Yabancı bir ülkenin olduğu belli olan bir şato etrafında orman ve akarsuyun olduğu bu tabloyu annesi, babaannesi ve ablası beğenmemiş ama o o tabloya bakmaktan kendini alamamıştır. Bir gün ailesine yurt dışına çıkacağını söyler ve planlar yapmaya başlar. Güneşli bir günde bisikletiyle çıkacaktır. Çünkü parası yoktur. Ve güneşli gün geldiğinde çantasını hazırlar çıkar yolla. Apartmanlardan bozkırlara oradan ormanlara doğru gider. Yorulur ve bir ağacın altında oturur yemeğini yer ve armut ağacından armut alacakken birfrn bir kaç erkek onu alırlar ve hiç dilini bilmediği bir yere giderler bir yerde kalır. Manzarası tipki tablodaki olan bu yerde uyur. Orada ona kahvaltı hazırlayan porselen bebek gibi gülen bir kız vardır. Ona "teşekkür ederim porselen bebek" diyip onu gülümsetir. Demek ki orada porselen kelimesi kullanılıyordur. Dünkü adamlar onu alıp meydana götürür. Onun anlattığı hikaye sonucu gülen biri yere düşer ve sonra bütün herkes onu öper. Eve gittiğinde bu geziyi ailesine anlatmama kararı alır. Birisini güldürmekten öldürmüştür ve istediği yere gidememiştir. Tam oradan ayrılırken porselen bebek gibi gülen kız ona tıpkı onun gibi olan bir porselen bebek verir. Evde ona saklaya saklaya bakarken ablası onu yakalar ve bunu nereden aldığını sorar. O da hediye der ama ablası ona inanmamamıştır ve babasına söyler babası da "armağandır istediği zaman anlatır"der. O anda babasının elini tutmak istemiştir. 
"Kırılan bir şey,der, onarıldı mı eskisinin yerini hiçbir zaman tutmaz en iyisi atmalı onu. Hiç değilse gözümüz görmez. Gözümüz görmeyince de unutur, gideriz."






Hiç yorum yok:

Tema resimleri nicolas_ tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.