Hasan Ali Toptaş Ben Bir Gürgen Dalıyım

Bazı çocuk kitapları vardır ama her yaştan okunması gereken. İşte bu kitap da öyle bir kitap. Çocuk kitabı olarak değil de hayattan ders çıkarılacak kitaplardan birisi Ben Bir Gürgen Dalıyım.

Hasan Ali Toptaş ile tanışmak istiyorum ama hangi kitabından başlasam diye düşünüyorsanız bu kitabıyla başlayabilirsiniz. 


Genç bir Gürgen Ağacının ağzıyla yazılmış kitap. Doğayı anlamadığımızın sadece kendimizi düşündüğümüz bir dünya. Aslında hayat çok kısa Cemal Süreya'nın dediği gibi ama belki de anlamak istemiyoruz. Ya da anlıyoruz ama bencilce bir hırsla yaşıyoruz. Bu hırsla da ölüp gidiyoruz arkamızda sadece fırtınalar bırakarak.


Gürgen ağacı ile insanları anlamaya çalıştım ama kitabı bitirdiğimde insanları anlamak istemedim. Sadece kendini düşünerek yaşayan o insanları anlamak hiç istemedim. Gözlerindeki kin, hırs ve nefretleriyle kendi çukurlarında boğulan o insanları anlamak hiç istemedim.


Gözümüzü boyayan o para hırsı ve ilerde zengin olacağım gözüyle bakmak hiç istemedim hayata.


Beşparmak Dağları’nda yaşayan bir gürgenin yaşadıklarını onun anlatımıyla okuyoruz.

Ağaçlar düşünürler mi ya da canları acır mı? Bir gürgenin ümitleri, kaygıları nelerdir biliyor musunuz? Hangi hayalleri kurarlar? Gün gelip de büyüdüğünde bir oyuncak mı olmayı ister, bir gitar mı olmak ister ya da güzel sofralarda oturacak ailelere neşe kaynağı mı?

Gürgen ağacı kendini böyle mutlu anlara hazırlayıp sere serpe büyür. Amacı mutluluk katmak olan bu ağaç büyüyüp para ile satıldığında bir marangozun evine gelir.


Marangozun ölmesiyle kendini başka yerde bulur Gürgen ağacı. Ve o yere geldiğinde kendini çürüterek yok etmek ister. İnsanları mutlu edecek bir şey olmak isterken insanların ölümüne sebep olacak bir darağacına dönüşmek yok olmak için tek nedeni olur. Acımasız insanların başkalarını bir hiç uğruna öldürmesine şahit olmak istemez. 



Kitabın sonunda gözlerimde yaş sadece duvara baktım. Nereye doğru gidiyoruz? Sevgimize ne oldu? Bu nefret ile nasıl yaşıyoruz ?

 "Ey ağaçlar! diye bağırdım. Ey gürgenler, çamlar, köknarlar ve meşeler! Ey uzun kuyruklu tilkiler, ey ürkek adımlı tavşanlar! Duyun beni ey dağlar taşlar! Duy beni dağ sümbülü! Duy beni ey ormanın kuytusunda gezinen yalnız böcek! Duyun beni ey gökyüzünü derinleştiren kuşlar! Duyun ve bundan böyle bir darağacı olarak bilmeyin beni! Eğer Başparmak Dağları’nın ardındaki düzlükte kuru bir dalım kalmışsa, artık ben bir gürgen dalıyım!"

Gözlerimdeki yaşların yüzüme akması ise bu cümleleri okuduktan sonra oldu. İnsanlık nereye gidiyor? 


"Dünya böyle daha neşeli ve daha güzel döndükçe, sihirli bir değnekle dokunulmuşçasına,ormandaki her şey değişiyordu sanki. Yeşiller daha da yeşile kesiyordu sözgelimi, havada kanat çırpan kuşlar görülmemiş bir hızla uçuşlarından, ağaçlar boylarından, böcekler kıpırtılarından, çiçekler de kokularından yavaş yavaş taşmaya başlıyordu. 
Bir çiçek kokusundan nasıl taşar, diyeceksiniz belki. Taşmaz olur mu, taşıyordu işte; görüp kokladığınız çiçeğin ötesinde düşsel bir çiçek daha gördünüz mü, taşıyordu..."

"Keşke insanlar dünyayı sevmeyi öğrense;yaşadıkları topraklarda birer misafir olduklarını anlayıncaya ve çocuklarına daha yeşil bir gelecek hazırlamanın bilincine erişinceye kadar, ne yazık ki bu katliam böylece sürüp gidecek!"

"Boş yere hayallere kapılıp şu insan denen yaratığa bel bağlamamalıydım. Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da, ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.
Öyle ki, onca kafa patlatmasına rağmen, binlerce yıldan bu yana kendisi bile çözemiyordu kendini...Bu yüzden, onun ne zaman ne yapacağı hiç belli olmazdı."

"Çünkü, insanların büyük bölümü, birçok güzelliği göremezdi. Büyük bölümü, birçok güzelliğe dokunamazdı.Onlar, birer uyurgezer gibi, geçip giderlerdi güzelliklerin yanından. Ya da, kafalarına taktıkları başka bir güzelliğin peşinden koşarken, onun uğruna, birçok güzelliği de ayaklarının altına alıp hiç farkına varmadan acımasızca ezerlerdi."

"Ak sakallı meşenin dediği gibi, insanın zalimliğine ağaçlarla kuşlar, böceklerle otlar, hayvanlarla taşlar değil, ancak insan karşı koyabilirdi. Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu. Gerisi boştu... Yani, insanın karışmadığı her şey bir masaldı."

''Rüzgar denen şey sadece rüzgar değildi.. Okumasını bilmek gerekirdi onu. Bunu bilenler, rüzgarın içinde hayata dair hemen hemen her şeyi bulabilirlerdi. Çünkü binlerce bitkinin kokusu vardı rüzgarda, binlerce bitkinin şekli, rengi ve fısıltısı vardı. İnsan sesleri vardı sonra çeşit çeşit, hayvan sesleri, tepelerin yüksekliği, denizlerin genişliği, nehirlerin uzunluğu vardı. Rüzgarı okumasını bilenler, canları isterse, hiç görmedikleri bir denizin tuzunu bile tadabilirlerdi söz gelimi. Ya da yıllar önce ölen bir ihtiyarın, gençliğinde attığı gevrek kahkahaları bile duyabilirlerdi.''

"Kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… İnsanoğlunun nereye ulaştığının göstergesi demektir. İnsanların birbirlerine duydukları güvensizliğin elle tutulur halidir kilit. Birbirlerine duydukları saygının derecesidir. Bu yüzden, bir çeşit utanç belgesidir her kapıda. Hatta, her dolapta, her çekmecede, her çantada, her kasada, her kutuda… Gene de insanların yüzleri kızarmaz onu görünce. "



Hiç yorum yok:

Tema resimleri nicolas_ tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.