Sait Faik Abasıyanık Son Kuşlar

Sait Faik ile tanışma kitabımla karşınızdayım. Durum öyküsü denilince akla ilk gelen kişi Sait Faik’tir. Sizi alıp Burgaz Ada’ya götürür. Sait Faik, durum öyküsü yazdığı için okunması biraz zor olsa da Son Kuşlar’ı okuduğunuzda keşke daha önce okusaydım diyeceksiniz. Birbirinden güzel on dokuz öyküden oluşan bu eser, Sait Faik’e başlamak için önerdiğim kitaplardan biridir. Bu kitabı okuduktan sonra listenize diğer Sait Faik eserlerini ekleyeceğinize eminim.

İlk öykümüz Son Kuşlar. Ada'ya her sene güz ayları ve kış ayları arasında bir sürü kuş gelirdi. Fakat son iki yıldır kuşlarda gelmiyor. Ya da geliyor da o görmüyor. Kuşların oraya gelmemesinin nedeni Adadaki insanların kuşları öldürüp tüylerini yolmalarından kaynaklanır. Bir tanesi artık çocuklara bile bu işe seferber etmeye başladı. Konstantin Efendi, adlı biriydi bu. Yapacağı pilavları düşünerek kuşları lime lime eder, tanıdığı birisini görünce, "Bizim pilavlıklar geldi." deyip kuşları avlamaya çıkardı.
Artık kuşlar gelmiyor.

"Bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. Halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor. Her memlekette kıra çıkan her insan, kuş sesleriyle böyle düşünecektir. Konstantin Efendi mani oluyor. Zaten kuşlar da pek gelmiyor artık. Belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. Her memlekette kaç tane Konstantin Efendi var kim bilir? Kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat oldular. "

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve mavilikleri çok gördük, sizin için çok kötü olacak. Benden hikayesi.”


İkinci öykü Bulamayan. Ada'ya kendi icadını çocuklara anlatmak için gelen yaşlı adamın hikayesi. Çocuklardan başka kimse onu dinlemez, ona kimse inanmaz. O da her şeyden önemli olan icadını dinleyenlere icadını anlatmaya gelir durur bu adaya. Yıllar sonra onu Karaköy'de göre yazar, ona icadını sorduğunda tebessüm eder ve yoluna devam eder.

"Ah bu insan yüzleri! Her şeyimizi bağladığımız, durmadan yanıldığımız, istediğimiz kadar bol hasletler, adilikler, iyilikler, kötülükler, delilikler, akıllılıklar, sevdalar yüklediğimiz insan yüzleri! Yanılsak da zararı yok! Bu yüze olmazsa ötekisine yükleriz saydıklarımızı.Yanılmamız muayyen bir insan içindir, insanlar için değil. O halde yanılmıyor sayılırız."

"Demek bir adam, şu adamcağızı öldürmek isterse, Şu paketi denize atmakla bu işi yapabilirdi. Hem bu ölümden de korkunç bir şey olurdu. Ölümden daha korkunç şey olur mu? diyeceksiniz. Olur: Felaketlerin en büyüğü akıldır. Onu yarım yamalak bile olsa, bulduktan sonra kaybetmek, ölümlerin içinde en dehşetlisidir. Ama paketi kaybetmek korkusu içinde tekrar bulmakta tadına doyulmaz bir zevk var."

Üçüncü öykü Yaşayacak. Ada'da yaşayan insanların geçimin sağlaması için yapabilecekleri mesleklerden biri de Balıkçılıktır. Sait Faik'in de Ada'ya hayran olmasının nedenlerinden sadece birisidir balıkçılık. Bu öyküsünde de Balıkçılık'ın nasıl yapıldığı hangi zorluklarla teknelere gidildiğini anlatır.

"Ben denizi, balığı, balık tutanı, ekmeğini denizden çıkaran insanı çok severim. Yine de, bütün gördüklerime rağmen, yarıdan çoğunu severim. Ama ben bütünün iyi olması lazım geldiğini hayal ederim."

"Kimseler şarkı söylemiyor, ama ister bir şarkı şimdi.Ağda balık olmalı,ağır; bir türkü ister.Hem öyle ki, zayıf tayfalardan biri fazla çalışamadığı için küfür yemeden, payı kesilmeden bir türkü tuttursun. Sonra bu türkü içinde kayık ve beraber gelmiş sandallar tıklım tıklım yüklü dönsünler...

"Bilirim ama, biz alışmadık ki bu çeşit sevince. Bilemeyiz ki bu çeşit sevincin tadını, tatmadık kı. Düşünmeye başlayalı beri bir gün olmadan gülmedik ki. Böyle irkiliriz işte dışarıdan görünce sevincin gösterisini."

"O birdenbire elli yaşını vücudundan sıyırıp atmıştı. Çalıştıkça yüzü değişti, pazarı şişti. Buz gibi kış gününde terliyordu. Gömleğini çoktan atmış, bir atlet fanilasıyla kalmıştı. Saçı dökülmüş elli yaşındaki insan kafası bu adalelinin kudreti, çalışma denilen şeyin sevgisiyle yaş denilen insan uydurması bir anlayışı, bir hamlede silivermişti." 

Dördüncü öykü Kendi Kendine. Yassıada'nın ve Sivriada'nın manzarasını Sait Faik'in unutulmaz diliyle anlatmıştır. Kendinizi o manzaranın içinde bulacağınıza eminim.

Beşinci öykü Radyoaktiviteli, Röportajlı Hikaye. Türkiye'nin kaplıca bölgelerinden birine ziyarete giden yazar, gördükleri karşısında şaşkına döner. Güzel villalar zenginler için boşaltılmış, fakirlere ve ihtiyacı olan kişiler içinse kötü yerleri ayarlamışlardı. Yaptıkları işleri öve öve anlatan kaplıca sahibini dinleyen yazarımız gördükleri ev duydukları karşısında şaşkına döner. Para, insanları egemenliği altına almıştır.

" Dostluk, kibarlık, samimiyet, iyilik maskelerinin sakladığı zehirli tırnakların ne onarılmaz yaralar açtığı, sanki tüylerim, sanki derim, vücudumda tayin edemediğim bir yer duruyor; ben istemeden vardığım bir müdafaa sistemini -aklıma sürünürcesine- kendiliğinden alıveriyor."

Altıncı öykü Bir Kaya Parçası Gibi. Barba Vasili'nin teknesiyle Kınalı'ya doğru yola çıkarlar. Kınalı'da balık avlarlar ve Sait Faik bu manzara karşısında sanki karşısında Van Gogh tablosu varmış gibi o tabloya bakarken bulur.

Yedinci öykü Gün Ola Harman Ola.

"Siz bir adamı hiç görmeden, iki dakika evvel öyle bir adamın İstanbul ilinde yaşadığını bile bilmeden, birdenbire, zanaatından ve adından seviverdiniz mi? İçinizi hiç bilmediğiniz bir İstanbul semtinin akşamı kaplarken ve evinin önünde oturup sigara içen, gözkapakları kirpiksiz ve kıpkırmızı ihtiyar bir adamı hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla andınız mı? Hiç içinize taş gibi, ağır bir su gibi bir sevgi oturdu mu? oturmamışsa Allah aşkına vazgeçin şu yazımı okumaktan."

Mercan Usta ile yapılan bir sohbet her şeye değer. Dünya bir yana Mercan Usta bir yana... Mercan Usta sanatındaki tekniğine imanı olan adamlar gibi sertçe bir adamdır. Sonra birdenbire yumuşar. Onu Mercan Usta yapan işte budur.

"Canım Mercan Ustam! Ellerinden hürmetle öperim. Bi< de bir zanaat ehliyiz: Yazı yazıyoruz. Ne Mercan Usta'ya, ne kilimleri dokuyan ellere, ne yazmaları boyayanlara, ne kalıpları dökenlere, ne çeşmibülbülleri üfleyenlere saygı duyduk. Saygı duymadık da ne oldu? Dünyayı birbirine kattık işte... Sofralarımızı, kapılarımızı, gönlümüzü kapadık. Kapadık da ne ettik? Dünyayı birbirne kattık."

Sekizinci öykü Ağıt. Apostal Efendi'nın keçi derisinden yaptığı leş gibi kokan ağı onun her şeyiydi. Yazarımız bir gün onunla ıstakoz avlamaya çıkar. Istakozun bayat yemler yemesi ve leş kokulara gelmesi Sait Faik'i çok şaşırtır. Apostal Efendi'yi ölünce o ağından ayırdılar.

"O yalnız ağıyla yaşamıştı. Yalnız ağlarıyla yetmiş beş sene aç açık kalmamış, namerde muhtaç olmamıştı.
Eşşeklik ettiler; eşşoğlu eşşeklik!
Onu ağına sarınmış, bir tarafında küçük yuvarlak mantarlar, öteki tarafında rengi kararmış kurşunlarla görseydim, hiç böyle buz gibi durur muydu?"

"Ben bir şey diyeyim mi sana? Para kazanmak, kokulu, pis iştir ama, kokudan kokuya fark vardır. Kimi koku benimkisi gibi aşikardır. Kimisi de gizli."

Dokuzuncu öykü Balıkçısını Bulan Olta. Haliç'te sisli bir günde yazarımız kendisine bir olta almaya karar verir.Fakat bu oltayla bir tane bile balık tutamaz. Haliç'te yürüyen sokakta yaşayan bir çocuk oltayı aldığında ise düzinelerce balık tutmaya başlamıştır.

"Yazı yazmam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilöiş bir çocuk hürriyeti istiyordum."

Onuncu öykü Barba Antimos. Barba Antimos'un yaptığı duvarlar diğerlerine benzemez. Onunkiler Ada'ya bir farklılık katar. Seksen yaşına gelmiştir ve onun yaptığı duvarlar hala konuşulur. Fakat artık duvarlar gibi onun midesi de yaşlanmıştır.

"Seneler öylesine vefasızdır ki, yalnız dışarıda lodos, poyraz, karayel, değişe değişe eser. Halbuki insan günleri hiç değişmemecesine sürüklenmektedir. Ama değişecektir."

"Ada'nın omuz verdiğiniz, üstüne oturduğunuz, seyrettiğiniz, taş attığınız, ayak bastığınız, yaslandığınız, dayandığınız her duvarında onun harcından, onun el emeğinden, terinden bir şey vardır. Onun yaptığı duvarlar ne mozaiktir, ne kütük, ve taş taklididir. Onun duvarları, iki bin sene evvel yapılmış mütevazı ama arkasında ve içinde, kaba biçimde bir felsefe, yahut da bir aşk efsanesi, belki de bir yunan tanrısı, her zaman haksızlığa karşı koymuş bir kahraman saklar. Onun elini sürdüğü her duvar birdenbire iki bin sene evveline bir antika gibi gidiverir."

On birinci öykü Haritada Bir Nokta. Küçükken haritaya her baktığında en çok sevdiği haritadaki adalardır. Her gün adalara gitmeyi hayal ederek yaşar durur. Büyüdüğünde ise artık Büyük Ada'ya gitmeye kara verir. Yazı yazmayacağını söylese bile Sait Faik yazmadan duramaz. 

"Balığa çıkacak olsam, ‘’Koca evi barkı var. Ne bok yemeye balığa çıkar? Deli midir nedir? Pay da almaz’’ diyeceklerdi. ’’Baba fırını has çıkaran enayi, çalışmıyor, bereket ki anası var. yoksa satar savar sürünür’’ diyeceklerdi. Hiçbir zaman yeniden damla damla, dakikaları duya duya, sıkıla paylaya! Rüzgarı, balığı, denizi, ağı seve seve, ölümü beklediğimi bilemeyeceklerdi."

"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım.
Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum.
Ada 'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."


On ikinci öykü Sivriada Geceleri. Sait Faik; Kalafat ve onun çırağıyla birlikte Sivriada'ya gider. Orada bir gece geçirirler. Biz de Sait Faik sayesinde oralara doğru yolculuk yapıyoruz.

On üçüncü öykü Sivriada Sabahı. Sivriada'daki gecenin devamını okuyoruz bu öyküde. sait Faik'i anlamak herkesin harcı değil. Bir kuş öldüğünde bile Sait Faik için önemliyken diğerlerinin umrunda bile değildir. Bakmak ve görmek arasındaki fark.

"Hoş şeyi başkalarıyla beraber seyretmek daha hoş olur."

On dördüncü öykü Türk Ülkesi. Bu öyküde Adadaki Rumlardan, Gazinolardan; şarkılardan bahseder. 

"Şöyle iki dişe dokunan, ciğere işleyen söz işitsem, şöyle tatlı, basit, mütevazı sözleri yine öyle tatlı, basitçe ifade eden bir musiki, bir nağme duysam yok mu..."

On beşinci öykü Yandan Çarklı. Gemiyle adaya giden Sait Faik az olan dişleriyle -çünkü o sıralar dişlerini tedavi ettiriyordu- simit ve kaşar peynir yiyordu. Gemi bir sürü insan bindirip insan çıkartıyordu. Ada2ya geldiğinde ise yuvama geldim deyip gemiden indi.

"Her şeyin fakir elbiseleri gibi lime lime, nem almış sıvalar gibi parça parça döküldüğü zaman, yalnız sen varsın insan. Yalnız sen varsın. Yalnızlığımın; ihtiyarlığımın; sevimliliğimin, egoizmimin ortasında daha dün şehvetle sarıldığım, kokusundan hazzettiğim; yıldızları, yandan çarklıyı, derin suları, heykelleri, gotik binaları, ağaçlık tenha yolları, pek sevdiğim yeşil yeşil, kırmızı kırmızı, turuncu turuncu yanan işaret fenerlerini geride bırakıp sana yalnız sana aşığım."

On altıncı öykü Pay. Balıkçıların balık avından sonra yaptığı adaletsiz pay bölünmesini anlatır. Güçlünün fazla pay aldığı ve güçsüzün pay alamadığı sistem...

On yedinci öykü Korentli Bir Hikaye. Nahiyeye ilk geldiğinde fakir olan ve işini düzgün yapan fakat paranın yüzünü görünce köyü zengin inşaatçılara satan Nahiliye Müdürünü anlatır.

"Kendilerine ne kadar süs verirşerse versinler, vazifelerinde doğru insanlarsa, halk için , çocuk için korkulacak bir şey yoktur. Onların bu hali bellidir. Vazifelerinde belki bazen fazla bile dürüsttürler. Kabahatleri nahiyelinin ve mektebin insanını anlamamış olmalarıdır. Bu da çok mühim bir şeydir, ama dürüstlükten daha mühim sayılamaz.

On sekizinci öykü Kırlangıç Yuvasındaki Kadın. Adadaki kahvehanede kırlangıç yuvasının içinde saçlarını tarayan bir kadının hikayesi anlatılır.

"Kırlangıç yuvasına kadın sığar mı demeyin. İnsan aklına sığan şeyleri bir yol hayal buyurun. Kırlangıç yuvasına bir kadın sokmuşuz, saçlarını, sılak saman rengi saçlarını tarar dururmuş. Ne zararı var size? Varsın bir de öylesi bulunsun, hiç değilse bir Abasıyanık'ın yazısında. Bıktım doğrusu artık, oturup insanoğlunun çektiğini, çekmediğini anlatmaktan. Bıkmaktan geçtim anlatamadım. Yazdım, beceremedim."

On dokuzuncu öykü Dondurmacının Çırağı. Sait Faik Adada pek fazla insanla konuşmaz. Fakat dondurmacının çırağıyla konuşmak onun şivesini duymak onun hoşuna gitmektedir.  Çırak memlektine gidinceye kadar her gün dondurmacıya uğrayarak onunla sohbet etmiştir.

"Pişmanlığın tadı da başkadır."

"Küçük büyük insandan gayri bütün canlılar gibi sen de mi bilmiyorsun ölümü? Oh ne iyi! Bilme bilme. Bir gün öğrenirsen bile sakın korkma! Bilene ne zaman olsa gelecektir. Bak ben onu bekliyorum. Bu gençlik sana nasıl güzel güzel geldiyse ölüm de sana öylece, güzelce gelecektir."



Hiç yorum yok:

Tema resimleri nicolas_ tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.