José Mauro De Vasconcelos Şeker Portakalı

Şeker Portakal'ını okurken bir çocuğun yüreğinin ne kadar güzel ne kadar saf olduğunu gördüm. Zezé ile ağlayıp onunla güldüm. Onun hayal gücüyle yaşadım yaşadıklarını. Onunla oyunlar oynadım. Onunla gittim her yere. Özellikle de hayallerine. Bir çocuğun hayalleri belki de dünyanızı değiştireceğinizin habercisi oldu. Bir çocuğun yaşadıklarını saf, temiz, içten bir anlatımla yazmış yazar. Belki de kendi çocukluğunu yazdığı içindir bu kadar içten olması. On iki günde bu eseri kaleme almış. Ama yirmi yıldan fazla içinde taşımış onu. Benim de hep içimde taşıyacağım gibi.
Şeker Portakalı 5 yaşındaki Zezé isimli bir çocuğun acı hikayesini anlatıyor. Çok fakir bir ailenin çocuklarından biri olan ve 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiş olan Zezé çok yaramaz bir çocuktur ve o yüzden mahalle için şeytan olarak anılmaktadır.
Çok meraklı olan ve çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalışan bu çocuğun diğer ilginç noktası ise okumayı çok erken çözmesidir. Ailesi onun yaramazlıklarından kurtulmak için onu erken yaşta okula götürürler. Sınıfın en çalışkan çocuğudur. Bu yüzden öğretmeni tarafından sevilen ve Zezé’nin şeytan olmadığı bir tek öğretmeni kendisi gibi sarışın olan ablası inanmaktadır.
Zezé’nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze’ye acı verir. Taşındıkları evlerindeki iki büyük ağacı abisi ve ablası seçtiği için ona sadece küçük portakal fidanı kalmıştır. Zaten hep en sona o kalır. Herkes her şeyi ilk seçerken o en sonuncusunu almak zorundadır. İlk başta üzülse de bu duruma şeker portakalı onun sırdaşı olur. Bu şeker portakalı fidanının başka bir özelliği daha vardır. O da Zezé ile konuşmasıdır. İkili bu sayede çok iyi arkadaş olur ve Zezé tüm gün yaptıklarını şeker portakalı fidanına anlatmaya başlar. 
Yeni yıl yaklaştığında Zezé de her çocuk gibi hediye bekler. Fakat ailesi çok fakir olduğu için pek umudu yoktur. Buna rağmen pabuçlarını kapının önüne koyar ve odasında beklemeye başlar. Gelenek olarak babası kapının önüne hediye koyması gerekir ve Zezé merakına yenilerek hediye var mı diye kapıyı açar. Tahmin ettiği gibi hediye yoktur fakat karşısında babası ıslak gözler ile ona bakar. O an babasının acısını hisseder fakat artık çok geçtir. Yaptığı bu davranışı ile babasını çok üzmüştür ve bunu telafi etmek için babasına hediye almaya karar verir. Bunun içinde ayakkabı boyama kutusu alır ve yollara düşer. İşler pek iyi gitmez ama yine de bir şekilde hediye için gerekli parayı bulmayı başarır. Hediyeyi alıp babasına verdiğinde artık ondan mutlusu yoktur.
Bir taraftan herkes yaramazlıkları ile ona bela okurken diğer taraftan öğretmeninin masasındaki vazo boş kalmasın, öğretmeni üzülmesin diye çabalayan bir çocuktur Zezé. En büyük hayallerinden bir tanesi ise yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması ve Portekizliden dayak yemesi bir olur. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder. 
Bundan sonra günlerini Portekizliden saklanarak geçirir ve Portekizli ona pek rahat vermez. Arabası ile hava yapması Zezé’yi daha da kızdırır ama elinden bir şey gelmez. Bir gün yaramazlık ederken ayağına cam girer, ve kesik çok derindedir. Bunu dayak yememek için ailesinden gizler. Okula toparlayarak giderken Portekizli bunu fark eder ve onu arabasına alır. Okula gitmek yerine Zezé’yi eczaneye götürür ve yarasına baktırır. Daha sonrada ona limonata ile pasta ısmarlar. Portekizlinin kötü biri olmadığını anlayan Zezé onunla dost olmaya karar verir. Bundan sonraki günlerini de sürekli Portekizli ve arabası ile geçirir. Portekizli ile öyle yakınlaşmışlardır ki artık onu babası gibi görmeye başlar. Hayatında sevdiği tek kişi Portekizli olmuştur.
Zezé yaramazlıklarına devam eder ve ailesi de onu sürekli döver. Artık Zezé’yi dövmek alışkanlık haline gelmiştir. Fakat zamanla dayağın dozu kaçar ve ablası ile babası Zezé’yi çok kötü döver. Öyle ki Zezé dışarı çıkamaz hale gelir. Bir anlamda artık ölmeyi istemektedir ve bunun için tek yok olarak da trenin önüne atlamayı düşünür. O bunun planını kurarken kötü haber gelir. Portekizli arabasının içinde iken tren arabasına çarpmıştır. Araba paramparça olmuştur ve Portekizli ölmüştür. Hayatındaki en sevdiği kişiyi kaybetmek Zezé’yi yaşayan bir ölü haline getirir. Tam o sırada şeker portakalının yol yapımı için kesileceği söylentisi de çıkmıştır. Tüm aile Zezé’nin bu yüzden bunalıma girdiğini düşünür. Zezé öyle kötü olur ki tüm kasaba haline acır ve bir zamanlar şeytan diye çağırdıkları Zezé’yi ziyarete gelirler. Fakat hiç bir şey Zezé’yi kendine getiremez. Bir tek en iyi arkadaşı olan şeker portakalı fidanı ile konuşur. Fakat onun da ömrü artık sınırlıdır. Zezé bir şekilde hayatına devam etmek zorundadır.
"Şarkı söylemek güzel şey."
"Nen var Zezé? 
Hiç şarkı söylüyordum.
Şarkı mı söylüyordun?
Evet.
Öyleyse ben sağır olmalıyım.
İnsanın içinden de şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim."
"Hikayelere bayılıyordum. Ne kadar karışık olursa o kadar seviyordum anlatılan hikayeyi."
"Ne güzel bir şeker portakalı fidanı! diye bağırdı. Bak bir tane bile dikeni yok. Hem de öyle kişilik sahibi ki, uzaktan bile şekerportakalı fidanı olduğu anlaşılıyor. Senin boyunda olsam başka şey istemezdim.
Ama ben büyük bir ağaç istiyordum.
Düşün, Zezé! Daha çok genç. Seninle birlikte büyüyecek. Günün birinde büyük bir portakal ağacı olacak. İkiniz, iki kardeş gibi birbirinizi anlayacaksınız. Şu dalı gördün mü? Fidanın tek dalı olduğu gerçek, ama sanki sırtına binmen için özel olarak yapılmış küçük bir at.
...
Ablanı haklı buluyorum!
Herkes her zaman haklı. Bense, hiçbir zaman.
Doğru değil. Bana iyi baksan bunu keşfedersin."
"Ağaçlar aynı anda her yanlarıyla konuşurlar. Yapraklar, dallar ve kökleriyle birlikte. Görmek ister misin? Kulağını gövdeme daya, kalbimin atışını dinle."
"Bu yarasanın seni çok sevdiğine inanıyor musun?
Evet, seviyor.
Yürekten mi?
Bundan hiç kuşkum yok.
Öyleyse arkandan geleceğine de inan. Ortaya çıkmakta gecikebilir. Yine de bir gün seni kesinlikle bulacaktır."
"Yeni ev, yeni bir hayat ve basit umutlar, basit umutlar."
"Bazen büyük insanları anlamak ne güç oluyordu!"
"Bana söz vereceksin, senden bir şey isteyeceğim. Çünkü eşsiz bir yüreğin var Zezé. 
Söz veriyorum, ama aldatmak da istemem. Eşsiz bir yüreğim yok. Evdeki durumumu bilmediğinizden böyle konuşuyorsunuz.
Hiç önemli değil. Bana göre sende eşsiz bir yürek var. Bundan sonra çiçek getirmeni istemiyorum. Sana özellikle çiçek verilirse başka. Söz mü?
Söz. Ama bardak ne olacak? Hep boş mu kalacak?
Bu bardak bir daha boş kalmayacak. Ona baktığımda, içinde hep yeryüzünün en güzel çiçeğini göreceğim ve 'bu çiçeği bana en iyi öğrencim verdi' diye düşüneceğim. Tamam mı?"
"Size her şeyi anlatırsam kızar mısınız?
Hayır. Dostlar arasında gizli saklı olmamalı zaten."
"İnsan yüreğinin, bütün sevdiklerini içine alabilmesi için çok büyük olması gerektiğini bilmelisin."
"Dünyanın en iyi insanısın. Senin yanındayken beni kimse azarlamıyor ve 'günışığının yüreğimi mutlulukla doldurduğunu' hissediyorum."
"Bir gün Dindinha bana, sevincin 'yürekte ışıldayan bir güneş' olduğunu söylemiş, güneşin her şeyi mutlulukla aydınlattığını belirtmişti."
"Şimdi acının gerçekten ne olduğunu biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi."


Hiç yorum yok:

Tema resimleri nicolas_ tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.